Büyük aşk, büyük nefret
“Şimdi sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi gerekiyor mu?” diye sormuştu Nâzım Hikmet, o muazzam ve duru üslubuyla. Halbuki bugünün aşklarını görse ne derdi acaba? Bugün ellerde teraziler, adeta gramla tartılıyor aşk. 160 gr sevgiye karşılık 160 gr sevgi alınabilirmiş gibi herkes verdiği kadarını istiyor…. Seven erkek mutlak itaat, mutlak hâkimiyet bekliyor. Zihinlerde bir denklem var sanki. Denklem karşılanmadı mı tüm formül bozuluyor. Ve işte o zaman bir de bakmışsınız ki aşk bitmiş, nefret başlıyor. Ne çabuk geçiyoruz bir uçtan bir uca. Sevdiği kızı başkasıyla gezdi diye bıçaklayan liseli öğrenciler… Eski eşlerini kendilerine dönmedi diye silahla tarayan öfkeli kocalar… Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen dostlarını, basit bir ağız dalaşıyla başlayan kavgalarda öldüren delikanlılar… Vaktiyle çok sevdikleri, belki de en çok sevdikleri insanları bir adımda, bir kurşunla harcayıverenler… Birbirinden ayrı gibi görünen bütün bu şiddet haberleri arasında bir ilişki var. Hepsinde ortak olan nokta, yoğun bir aşktan yoğun bir nefrete geçebilmekteki süratimiz.
Bir yandan şarkılar çıkıyor piyasaya, ardı ardına. Hepsi de aşk üzerine. Sözler benzer, iddialı. Diziler çekiliyor peş peşe. Gene hepsinin ana teması “büyük aşk”. Ama televizyonu kapatıp kendi hayatlarımıza döndüğümüz anda, ne yazık ki “büyük aşk”tan anladığımız aslında “büyük ego”. Biz elmanın da muhakkak bizi sevmesini bekliyoruz. Yetmiyor. Elmanın hayat boyu sadece ve sadece bizi sevmesini, varlığını bize adamasını, biz ne dersek harfiyen yapmasını istiyoruz. Biz aşkı, egomuza hizmet etmekle yükümlü bir kâhya bellemişiz adeta. Ve bu yüzden işte, aşktan nefrete bu kadar çabuk, bu kadar kolay savruluyoruz.
Anadolu´da bugün bile anlatılan eski bir aşk hikâyesi vardır. Ben bunu birkaç ayrı tasavvuf sohbetinde bambaşka insanlardan dinledim. Derler ki, vaktiyle Siirt Tillo´da bir tekkede mürit, tasavvufa gönül vermiş bir zat yaşarmış. Temiz, saf, güzel gönüllü bir genç adammış. Gel zaman git zaman âşık olmuş, hem de sırılsıklam. Karşılık da bulmuş. Sevdiği kız da ona sevdalanmış. Evlenmişler. Mutlu seneler geçirmişler. Ne var ki bir zaman sonra karısı dikilmiş karşısına. “Ben gitmek istiyorum” demiş. “Şu yolların ardında başka ne yollar var görmek istiyorum. Sana âşık değilim artık. Bir başkasını gördüm, ona aktı yüreğim. Onunla uzaklara gitmek istiyorum.”
<Photo 2>Mürit öfkeden deliye dönmüş. Aklından ilk geçen şey, karısını öldürmek olmuş. “Bana yâr olmayacağına göre kimselere yâr olmasın” diye geçirmiş içinden. Kapanmış eve, planlar yapmış kendince. Kimseyle konuşmaz olmuş. Derken bir sabah şeyhini kapıda beklerken bulmuş. “Hakiki âşık” demiş şeyh, “sevdiği insanın mutluluğunu ister. Âşık kişi, sevdiğinin mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar. Gerçekten seven insan, özgür bırakır. Sahiplenmek, hak iddia etmek, can almak, can acıtmak, âşıkların tutacağı yol değildir… Düşün. Düşün de öyle karar ver. Ve bil ki vereceğin karar, senin gerçek sınavındır.”
İşte o zaman mürit için çetin bir iç muhasebe başlamış. Günler, haftalar boyu nefsi bir yana çekiştirmiş, yüreği bir yana. Sonunda bir sabah fırlamış yataktan. Açmış tüm pencereleri, kapıları sonuna kadar. Işık dolmuş içeri, efil efil rüzgâr. Dönmüş karısına, “Dilediğin yere git” demiş usulca. “Ben hakkımı sana helal ettim. Sen de bana helal et, öyle çık yola.”
Bu hikâyeyi ilk duyduğumda bir masal gibi dinlemiştim. Gerçek olamayacak kadar romantik… Ta ki böyle insanlar tanıyana kadar. Onların öykülerini gazeteler yazmıyor, televizyon duyurmuyor. Ama bu ülkede üçüncü sayfa haberlerinin atladığı “büyük aşk” hikâyeleri de yaşandı, yaşanıyor.
Elif Şafak
Ve öldü hayat, penceremin kıyısında…

‘Seni Seviyorum’ dedi, adam…
Sustu kadın.
Damlalar salına salına süzülüyor pencereden…
Telaşlı adımlarla gidiyordu hayat,
Yetişmek için yağmura!
-ki zaman da koşuyordu nefes nefese…
Bir an durdu düşünce…
Ve acıdı haline, hüznün gözbebeklerinde!
‘Seni Seviyorum’ dedi, adam…
Sustu kadın.
Rüzgar kaçıyor,
Yapraklar kovalıyordu…
Oyuna katılmayanlarsa ölüyordu acımasızca!
Ve ne çok yorgundu her biri,
Sonbaharın bedeninde…
Kimse görmüyor, bilmiyordu…
Herşey kendinde, herkes dünyasında…
Olması gerektiği gibi!
‘Seni Seviyorum’ dedi, adam…
Sustu kadın.
Rüzgar süpürüyor anıları birer birer…
Ve sadece gökyüzü ağlıyor,
Gidenlerin ardından…
Sesler bir yana,
Çok uzaklara taşınıyordu,
Acı ya da tatlı olanlar…
‘Dur’ diyen olmadı!
‘Seni Seviyorum’ dedi, adam…
Sustu kadın.
Fırtınanın izinden gidiyordu umutları…
Ve savruldu sesi, içinden hayat’a…
İzledi,
Yüreğinden kayarken duyguları!
Susmadı rüzgar,
Dinmedi gökyüzü!
‘Seni Seviyorum’ dedi, adam…
Sustu kadın.
Sokaklar yorgun,
Adımlar damlaların katiliydi şimdi!
Ve düştü oyun,
Perdesinden…
-ki tıkandı hayat,
Düş(en)lerin ardından…
Sustu adam…
Öldü kadın.
Sözcükleri sessizliğin teninde,
Paramparça!
…
..
.
Her Yeni Başlangıç Biraz Zordur
bir çalar saat ve bir ayna,
karşı karşıya iki duvarda,
ayna bakar zamana,
saatin tokmağı iner duvara,
ayna ve duvar tuz buz olur,
yeni bir adım atılır,
ayna kırıkları arasında…
Kadın Severse

Bir erkeğin bir kadını sevdiğini nasıl anlarız? Bunun bir yolu var mıdır, yani o büyülü iki sözcük kulağımıza fısıldandı diye buna inanmamız mı gerekiyor, yoksa gözlerinin içine bakmamız yeterli mi?Bu soru kafamın muhtelif köşelerinden çıkıp bana kendini hatırlatadursun, ben bir kadının bir erkeği nasıl sevebileceğini size anlatayım.
Mesela Anna Karenina… Ne çok sevmiştir Vronski’yi! Onun için her şeyi feda etmiştir. Sahip olduğu bütün hayatı silip, yeni bir hayata başlamaya hazırdır. Bütün dedikodulara, çıkan söylentilere göğüs gerer, saygıdeğer hayatını bir anda bitirebilecek yüreğe sahiptir. Ama Vronski, (hiç edebi bir metin yazma kaygım yok şu an, affet beni Tolstoy) yan çizer!
Koskoca kont, bi’ adam olup Anna’nın elinden tutmaz. Anna, trenin altında can verdikten sonra aklı başına gelir beyefendinin! Sonra da erkek olacak ya, gider askere yazılır. Suda bekletilmiş meşe odunuyla dövesim geliyor böyle adamları!
Kurşunlara gelesin Vronski! Neyse çok sinirlendim akşam akşam… Sakinleşmem lazım, yeni bir paragrafla konuya devam etmeliyim yoksa Vronski’yi parçalayacağım!
İşte kadın böyle bir varlıktır. Cesaretlidir, gözü karadır, sevdiği erkek için yapamayacağı şey yoktur. Erkekse bir kadının bu kadar sevmesinden korkar. Neden?
Geçen gün çok sevdiğim ve görüşlerine değer verdiğim bir arkadaşım dedi ki; kadın âşık olur, sever. Erkekse o sırada ne olduğunu anlamaya çalışır, sorgular. Kadın, tam gitmeye karar verdiğinde ise erkek âşık olur. Ama iş işten geçmiştir…
Bu mudur yani? Erkek anlayacak da, kadını sevecek de, denklemler kurup aşka mantıklı bir açıklama getirecek de… Kadın da o arada, bu adam beni sevecek mi, seviyor mu, hani nerede sevgi, aşk, yaprak kıpırdamıyor diye düşünecek ve tam “gidiyorum ben” diyecek, adam hooop yapma, etme seni seviyorum diye kadının karşısına çıkacak! E, nerede bunun kaymağı? Hani ilişkinin güzelliği? Kim kaşıkladı aşkı?
Yani demem o ki erkekler, biraz yürekli olun. O kafanızın içinde kurduğunuz denklemleri bir kenara bırakın ve aşkta mantık aramayın. Sadece aşkınızı sevdiğiniz kadına gösterin. Bakın kadın denilen bu varlık sizin için neler yapıyor… Sorgulamayı bırakın da keyfini çıkarın yahu!
Sonra da derler ki kadınlar çok konuşuyor. Konuşur tabii! Haklı… Erkek gibi kaba kuvvete kalkışacak değil ya, kadının da çenesine vuruyor işte! İdare edeceksiniz artık! Ay yine çok konuştum. Biraz dinleneyim, haftaya yazarım…
Not: Depresyonda değilim.
Evrenin Işığı
19′uncu yüzyilin büyük Ingiliz ressamlarindan William Holman
Hunt’ın, bir bahçeyi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi’nde sergileniyordu.
Hunt’ın “Evrenin Işığı” adını verdiği bu tabloda gece elinde bir
fenerle bahçede duran filozof görünüşlü bir adam vardı.
Adam,öteki eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden sanki bir yanıt
bekliyormuşcasına duruyordu.
Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt’a döndü:
“Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım”
dedi.”
Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu çizmeyi
unutmuşsunuz da…”
Hunt gülümsedi.
“Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki…” dedi ve tablosunun
anlamını açıkladı.
“Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içeriden açılabildiği
için dışında kola gereksinim yoktur…
…O kapı size içeriden açılmamışsa
GİREMEZSİNİZ…
Yusuf Koydum Herkesin Adını
Yusuf koydum herkesin adını. Ama görmedim hiç kimsede Yusuf’un aslını.
Kimdi Yusuf? ‘Yusuf bir ayna mıdır acaba? ‘güleçlik ekledim düşlere.Düş kurdum. Düştüm ve düşdüm. Yusuf ekledim düşmelerime rüzgârlar peşisıra. Erik ağaçlarının çiçeklerini görebilmek kadar güzeldi Yusuf’ubilmek. Zordu Yusuf’luk. Züleyha’lıksa delilik.Ve Züleyha, zor olana seçilmiş Züleyha.Senin yazgın da Yusuf yazgısının güzelliğine denk.Yani seçilmişliğe eş.Ama seçilmişti. Seçmişti Yusuf. İçindeki aslı seçmiş.
Asl/a seçilmişti Yusuf.”Derinlikti Yusuf ‘u güzel kılan”Ve derinlik kör bir kuyu; yazgıya götüren. Kuyuda sabrı. Karanlıkta aslı gösteren ve bildiren.Yusuf bahane.Aynaya baktı Züleyha ve dedi; buldum seni Yusuf.Meğer buradaymışsın; yanımda.Meğer ordaymışsın; karşımda. Meğer içimdeymişsin; dışımda.Meğer görünüşümde, görünmede, görünmeyende.Hepsinde ve hiçbirinde.”Aradığı ne sevgili, ne efendi ne sultan.”Ve neydi böyle çılgınca, safça, imkânsızca gönlüme dolan.Ya da imkansız sanılmaların yanılgısında,Beni ben’e, Yusuf’u Yusuf’a hapseden.Bulmalıydı.
Yollar boşa değildi.Yolcu boşa değildi.Oysa biz “korkarız kaybolmaktan çokluk içinde.” Ve çoktu sorular azlık içinde.”Kaç yıl geçirdi Şivekâr arayış içinde?” Neyi aradık aslı mı, asıl olan’ı mı? Gizlenmemiş miydi güzelliklerde, sevmelerde, sevilmelerde?Neydiaranan? Neydi aranan her şeye ad olan? Yusuf. Seçilmiş Yusuf. SeçmişYusuf. Sen bir isimdin hepsine. Güzel değildi yüreğimiz senin yazgınkadar. Ve değil miydi herkesin yalan yazgısı seni bulana kadar?Uğrunayorulmalar güzel. Dikenli yollardan geçmeler güzel. Dikenlerekatlanmalar güzel Yusuf. Ah Yusuf. Ben ve biz. Sana gelemeyişler, asılkapıyı açamayışlar içinde birikmişliğimde ve birikmişliğimizde;boğulmaktayım, boğulmaktayız.Kuş olmayı istemek. Ya da uçabilmek.Sen Yusuf. Sen. Sen Yusuf sen. Ama hiçbiri sende değil. Sen onlarsın;ama onlar senden de öte Yusuf. “Ama bilgelik güdümüyle Yusuf’a bakarsanızSırların güzelliğini görürdünüz. Güzelliğin sırlarıyla sarmaş dolaş”Sır.Çözülmüş mü? Düğüm. İçine insanın düşürülmüş mü? Ötesi sır. Ve görülmeyen bir sırra inanmak tehlike.
Cesaret. Yalnızlık. Güzel Yusuf.Sır Yusuf. Güzel olan her şey bela.”Güzel; ama bir pürüz varGüzel; ama başıma kim bilir ne bela açarGüzel; ama daha temiz olabilirdi”Yolunüstünde engerek. Yolun üstünde ne olması gerek? Ya da yolun üstünde ne olması gerek en/gerek? Yolun sonu sen. Yolun sen’i son. Yusuf; güzeli seçmiş; güzele seçilmiş Yusuf. Güzeldi yüreğin; çünkü yüreğini verende güzel. Ötesi güzellerin. Sen; ayna Yusuf. ve ben; kör. Ne kalır sanadiyebilecek en güzel söz?”Yönelmek, yöneltmek, yönlendirmek
Sevgilim! Sevgilim! Sevgilim!Başka ne söylenebilirdi?” Sevgili sen. En sevgiliye gitmek için geçtim senden…
Aşk Nedir
O’nu hatırladıkça başınız göge ermişcesine ya da asensör boşluğuna düşmüşcesine ürperiyorsa yüreğiniz… Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla o hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz.. Ve her konduğunuzda diğerini iple cekiyorsanız bu hislerin… O nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep gibi hain.. Sınıfta, büroda, yolda, yatakta, içiniz içinize sığmıyorsa… O ndan söz edilince yüzünüz sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtular veya muzip sırıtıyorsanız,
Ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyorsa, O keyiflenince sizde gülüyorsanız, hüzünlenince ağlıyorsanız ..Dünyanın en güzel yeri O nun yaşadığı yer, en güzel koku bedenindeki ter, en dayanılmaz duygu gözlerindeki kederse…. Hayat O nunla güzel O nsuz çekilmezse… Elmalar pembe, kiremitler pembe , gökyüzü yeryüzü O nun yüzü pembeyse , Kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbaharsa, güzler ilkbaharsa… Her şiirde anlatılan Oysa her filmin kahramanı O … Her roman Onu anlatıyor her çiçek Ona açıyorsa…Bir anlık ayrılık bir ömür boyu gibi geliyorsa gider gitmez özlem saç diplerinizden çekilip beyninizi acıtıyorsa, iştahınız kapanıyor , iştahınız açılıyor iştahınız şaşırıyorsa …. iştahınız hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa … Eliniz telefonda yaşıyor , işaret parmağınız habire Onu tuşluyorsa, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu sanıyorsanız … Sürekli bir sarhoşluk halinde , her çalan telefona O diye atılıyorsanız .. Vitrindeki her giyisiyi O na yakıştırıyor , konuşan birini dinlerken ”keşke O anlatsa” diye iç cekiyorsanız ….Kokusu burnunuzdan yüzü gözünüzden , sesi kolağınızdan gözleri aklınızdan silinmiyorsa bir türlü özlemi ,sol yanınızın altında tek nüsha bir yasak yayın gibi gün boyu taşıyorsanız….
Hem kimseler duymasın , hem cümle alem duysun bilsin istiyorsanız …. Onsuz geceler ıssız sokaklar öksüzse … Ayrılık ölüme, özlemi acıya denkse … Gamze gamze tebessümde Onun içindeyse , alev alev öfke de ; bunca tavır onca sabır ve nihayetsiz kahır hep onun yüzü suyu hürmetineyse …Uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa …. Dışarda yer yerinden oynuyor ve Ondan başkası sizi zerre kadar ilgilendirmiyorsa …. Nedensiz küsüyor sebesiz barışıyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız … Kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa… Ve O gururunuza baskın cıkıyorsa … Gece yarısı kadim bir dost gibi dinlediğiniz bütün .şarkılar O nu anlatıyorsa …Vee siz kendinize ramen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla ….O halde sizde aşıksız demektir
Ve Ne Tuhaftı Yaşam
Pencerenin önünde ki koltuğuna sinmiş,
Coşku ile intihar eden damlaları seyrediyordu…
-ki ocağın üzerinde sessizce yanıp tutuşan çaydanlığını hatırladı.
O an zamanla yüzleşti, yaşlanmıştı hüzünlü yanlarının tanığı…
Neden bunu şimdi farketmişti ki?
Aynaya bakmaya cesaret edemedi!
Düşününce o kadar da hazin görünmüyordu sonu
Ne çok şey paylaşmışlardı sessizce…
Derin bir nefes alıp,
Çayını yudumlamaya başlamıştı bile…
Öyle mutlu düşüyordu ki damlalar ölüme,
Anlamamak kaçınılmazdı…
Saatlerce izledi hayatı, bir an bile kıpırdamadan olduğu yerde…
Naif bir iç çekişti şimdi yalnızlık…
Ve ne tuhaftı yaşam,
Herşey bir anlam büyütüyordu kendinde…
Gözlerini kapattı, zamanın durduğunu düşledi…
Tanımlayacak bir ”an” bile tutamadı gözlerinde!
Öylesine geçmişti vakit, tad alamadan…
Gidenleri unutmak bunca kalanın ardında,
Hoş görülebilirdi ama…
Rüzgar teğet geçmemişti işte!
-ki yağmurda dünden hazırdı bugüne..-
Gathering
Papatya Falı
Balkona çıkıp üst kattaki komşunun sarkıttığı nevresimleri kokluyorum. Mis gibi. Ama farklı. Her evin bir kokusu var, has. Bir tadı var, bir adı. Her evin bir tınısı var kendi içinde, bir yaşanmışlığı. Özel. Özendirir. Beni. Eriklerin saplarını kopartırken çıkan o “pıt” sesini, bir de komşunun nevresimlerini koklanmayı seviyorum. Sevgilimi seviyorum. Dünyayı sevmiyorum, sevmediğim bir gezegende yaşamak zorunda olduğum için (pek çok insan gibi..?..!..?..) mutsuzum. Ama içindeki bazı şeyleri seviyorum. Balıkları mesela, donuk gözlerini ve pullarını. Sevgilimle o balıkları yemeyi. Güneşi mesela, akşamüstü son kızıllığını saçıp bizi kandırırkenki halini. Bir de sürü halinde milyonlarca insanla aynı havayı teneffüs edip, aynı göğe bakmayı seviyorum. Kanımda var koyunluk, bazen koyunluğumla övünüyorum. Sevmek duygusundan pek haz etmem doğrusu. Aczi yeti çağrıştırıyor hep. Seni sevdiğim zamanlarda olduğu gibi. Sigara içmek gibi. Ona olan bağlılığımı sevmiyor, sinirliyken beni teskin etme kapasitesine hayran kalıyorum. Koyunluğumu mezbaha yolunda lanetliyor ama çimler üzerinde övüyorum. Bir gün komşunun nevresimlerini koklarken kaza süsü verip aşağıya atlama planlarım beni heyecanlandırıyor, seviyorum. Ama ayrı gayrı durma mülahazaları beni delirtip kaza süsüne meylettiriyor. Heyecanımı söndürüyor. Yastığa başımı koyup gece ölmelerine kaçmayı seviyorum. Beni başka âlemlere götüren rüyaları özlüyor, göremeyince uykularıma sövüyorum. İşkencesinden ürküp sabahlıyorum kimi zaman. Güneşin kör gözüne parmak doğup yüz buruşturmasını sevmiyor, gidişini özlüyorum. Kızılıyla. Etraftaki çitlerin yaklaştıkça dikenli olduklarını fark etmekten nefret ediyor, komşunun nevresimine tutunup üzerlerinden atlayasım geliyor. Sonra gene sen geliyorsun aklıma ve balıklar. Ev yapımı şarabın ağzımı mora boyamasını seviyor, burukluğu ile mest oluyorum. Ama aynı hevesle içip bitirdiğimde şişenin dibini görmekten nefret ediyorum. Güneşin batışından, sapların kopuşudan gayrı sonları sevmiyorum. Bitmişliğe, bitecekliğe, sonluğa ve yokluğa şahit olmaktansa, koyunları saymayı tercih ediyorum. Ve beni o alemlere götürmemeye and içmiş gecelere sövüyor, yarı ölü dalıyorum uykulara, sensiz..
Ama, seni aklıma fırlatıp attığı için seviyorum,
sensizliği.
Gül Saba Taka
Züleyha’nın Mektubu…
Züleyha, kalbi acının anlamına dair sınırlarda dolaşmaya başlayınca Yusuf’a bir mektup yazmaya karar verdi. içindeki hallere tercüman olacak sözcükleri bulup da yusuf’ a göstermek istedi. Dedi, her vasfın karşılığı bir sözcük var nasılsa. Bende halimi arz edeyim sözcüklerle Yusuf’uma.
Papirüsten ezilmiş kağıdı, sivri kalemi aldı eline.
Yusuf diye yazdı, namenin en başına, sayfanın tam ortasına.
İçinden binlerce Yusuf ses verdi.
Ey içimdeki yıldızlar mütercimi, ölü olmayan kuşlarım benim
Mısır’ın ruhuna mürekkebinin kokusunu uçuran Yusuf’um.
Nil sularına dökülmüş kandillerin aydınlığı
Gizli bahçelerden geçen yeşillerin ıslak çoğulluğu.
Konuşan ağacım bana, konuşan ırmağım benim.
Işıklı yağmurum.
Gözlerimle gören ey, gözleriyle gördüğüm.
Uyan kursağından Yusuf;uyan…
Geçmiş bimarım, rahnem uyan…
Çığlıksız şaha vuran,düşlerimden nehlendiremediğim…
D/ilimde patlıyor narın,yan…
Yusuf dedi züleyha, namenin tam ortasına, sayfanın başına.
İçinden bin Yusuf daha ses verdi.
En derin kuyusunda kaybolduğum ey,
Nil’in sesi geliyor, gelsin, sesim nil’e gitmiyor gitmesin.
Sesi bana gelmeyen, sesim ona gitmeyen ey.
Ukba zamanlardan inme az’ında telaşlı ısmarlanırım Yusuf yanıma…
Her y/anım bir/az…Her y/anım bir/azar sus kadar…
Hoyrat kaderin kederinde kulaçlanırım…
Dönüpte yüz döktüğüm kuyularına, sahra yanımla kundaklandım…
Züleyha sayfanın ortasından devam etti, Yusuf, dedi.
Ey kalbimle seven
Ey kalbiyle sevdiğim.
Muhabbeti kolay giyilir libas olmayan,
Vahayı terk edip çölün rahmetine düşen defterim,
Yitik tahtına gönlünce kurulan çöl misillemesi sevdiceğim,
Dağ lalesi,Çöl çiçeği
Ah benim yitik ezel gülü vasfınca sahiplendiğim, ah beni ezel gülü vasfınca sahiplenip de sahiplendiğini henüz bilmeyen sevgilim,
Ey nur kokulu sevgili…!
Eylül çölüne soyundu baskın avazlarım…
Az’ınlık yanıma dayatırım, yaşam arası gevelenen mülteci Yusuf savaşımı…
Kuyularda leyl esen Yusuf yüzüne açtım pencerelerimi…
Zihnimin kursağına aç/ık bırakırım, çekilmiş soluğumu…
Kabzeliğine cür’etim içimin şulesinden…
Kuyularına yedi-i idam perdedar eyler semm övgüleri…
Gözlerin feri kurban ağıtlara…
Dönüpde kuyulara bir dem vurdum yüzümü…İmge lal eserim esaretliğime…
Ah benim! Ah benim!
Ey adı gelecek zamanların ve mekanların insanlarına adımla bile kalacak olan,
Ey adım adıyla bile yazılacak olan
Sularıma dökülen karanlık, yoklarımı örten aydınlık
Tezatlarım benim , benim tekrirlerim
Ama muhabbetinden asla rücu etmediğim
Gün geçtikçe çoğalan benzetmelerim,
Sözcüklerim, lügatim, lisan hacmimce vasıflandırdığım vasfım
Yusuf dedi Züleyha, sayfanın ortasına. Hala hitaptaydı kalemi, bir satır ileri geçemedi.
Leyl-i gecelere kuyu uğultusunda esen terk-i yar Yusuf…
Uğultularına Züleyha avazı varırım..Musalla taşına ağır yatar ruhum…
Akşam alacasına çengellenir, çarmığa gerilen kangren başım…
Dönüpte kalma Yusuf, dönüpte kalma içine bükülen Züleyha alacasında…
Söylemlerim paslı pranga dilime…
Bakıpta, susupta görme kıble sabahlara açan yediverenlerimin devrilişini…
Us’uma sekr’i koyulur göçüm…
Leyl_i y/anım;uzak dur keskinliği rahne virajlardan…
Kahbe suallerin dinmeyen serzenişlerinde tutuşan hasretler,
yazgımın bitim fermanına felç indiriyor…
Yakup figanında s/arıyorum…
Kuyu diplerinde içimin dokunulmazlına uzlet kılınan devirlerimi…
Gittim kaldığım yerlerde an/ımsanarak…
Kaldım gittiğin kadar az/ımsanarak…
Penceremin nispet-i in’kas yüz’üme Yusuf düşen leyl-i yar…
Bir satır ileri geçsem hitaptan, dedi, yanacağım. Ses verdi içinden bir ses: yan o zaman, yan o zaman!
Züleyha devam etti:
Ah benim yusuf’ um , ah benim, ah/senim, dedi, başka bir şey diyemedi.
Sus Yusuf b/akışlım sus…Pustum Yakup karanlığına…
Züleyha olmak yetmedi özüme, Yakup sardım ben’liğime…
Elest meclisinde söz verdim…Yusuf’luğuma astım ruhumu…
O vakte kadar susacak özüm…
Gönül derler ser-i kuyunda bir divanemiz kaldı…Yusuf…
Züleyha Yusuf’a bir mektup yazmaya başlayınca. Yusuf diye başladı, Yusuf diye bitirdi.gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın namesinde ser-nameden öte kelam yok.ve züleyha’ nın lügatinde Yusuf’tan öte sözcük yok.
Yusuf, dedi, kelamım artık sende hükümsüz. Ama kelamımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme. Bil ki kelamdan da ötede sadece ah var, ah ki dünya onun üzerine durur, gök kubbe onun hararetiyle döner.
-alnımın yazısı olduğun kadar alnının da yazısıyım
Nazan BEKİROĞLU(YUSUF ile ZULEYHA romanından)
Koyu satırlar Şule İDİZ(ELEST MECLİSİNDE ALLAHA SÖZ VEREN RUHLARA adlı denemesinden)
alıntıdır






Derici Çetin Usta