Büyük aşk, büyük nefret

17 Mayıs 2010 Yazan  
Kategori Alıntılar

“Şimdi sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi gerekiyor mu?” diye sormuştu Nâzım Hikmet, o muazzam ve duru üslubuyla. Halbuki bugünün aşklarını görse ne derdi acaba? Bugün ellerde teraziler, adeta gramla tartılıyor aşk. 160 gr sevgiye karşılık 160 gr sevgi alınabilirmiş gibi herkes verdiği kadarını istiyor…. Seven erkek mutlak itaat, mutlak hâkimiyet bekliyor. Zihinlerde bir denklem var sanki. Denklem karşılanmadı mı tüm formül bozuluyor. Ve işte o zaman bir de bakmışsınız ki aşk bitmiş, nefret başlıyor. Ne çabuk geçiyoruz bir uçtan bir uca. Sevdiği kızı başkasıyla gezdi diye bıçaklayan liseli öğrenciler… Eski eşlerini kendilerine dönmedi diye silahla tarayan öfkeli kocalar… Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen dostlarını, basit bir ağız dalaşıyla başlayan kavgalarda öldüren delikanlılar… Vaktiyle çok sevdikleri, belki de en çok sevdikleri insanları bir adımda, bir kurşunla harcayıverenler… Birbirinden ayrı gibi görünen bütün bu şiddet haberleri arasında bir ilişki var. Hepsinde ortak olan nokta, yoğun bir aşktan yoğun bir nefrete geçebilmekteki süratimiz.

Bir yandan şarkılar çıkıyor piyasaya, ardı ardına. Hepsi de aşk üzerine. Sözler benzer, iddialı. Diziler çekiliyor peş peşe. Gene hepsinin ana teması “büyük aşk”. Ama televizyonu kapatıp kendi hayatlarımıza döndüğümüz anda, ne yazık ki “büyük aşk”tan anladığımız aslında “büyük ego”. Biz elmanın da muhakkak bizi sevmesini bekliyoruz. Yetmiyor. Elmanın hayat boyu sadece ve sadece bizi sevmesini, varlığını bize adamasını, biz ne dersek harfiyen yapmasını istiyoruz. Biz aşkı, egomuza hizmet etmekle yükümlü bir kâhya bellemişiz adeta. Ve bu yüzden işte, aşktan nefrete bu kadar çabuk, bu kadar kolay savruluyoruz.

Anadolu´da bugün bile anlatılan eski bir aşk hikâyesi vardır. Ben bunu birkaç ayrı tasavvuf sohbetinde bambaşka insanlardan dinledim. Derler ki, vaktiyle Siirt Tillo´da bir tekkede mürit, tasavvufa gönül vermiş bir zat yaşarmış. Temiz, saf, güzel gönüllü bir genç adammış. Gel zaman git zaman âşık olmuş, hem de sırılsıklam. Karşılık da bulmuş. Sevdiği kız da ona sevdalanmış. Evlenmişler. Mutlu seneler geçirmişler. Ne var ki bir zaman sonra karısı dikilmiş karşısına. “Ben gitmek istiyorum” demiş. “Şu yolların ardında başka ne yollar var görmek istiyorum. Sana âşık değilim artık. Bir başkasını gördüm, ona aktı yüreğim. Onunla uzaklara gitmek istiyorum.”

<Photo 2>Mürit öfkeden deliye dönmüş. Aklından ilk geçen şey, karısını öldürmek olmuş. “Bana yâr olmayacağına göre kimselere yâr olmasın” diye geçirmiş içinden. Kapanmış eve, planlar yapmış kendince. Kimseyle konuşmaz olmuş. Derken bir sabah şeyhini kapıda beklerken bulmuş. “Hakiki âşık” demiş şeyh, “sevdiği insanın mutluluğunu ister. Âşık kişi, sevdiğinin mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar. Gerçekten seven insan, özgür bırakır. Sahiplenmek, hak iddia etmek, can almak, can acıtmak, âşıkların tutacağı yol değildir… Düşün. Düşün de öyle karar ver. Ve bil ki vereceğin karar, senin gerçek sınavındır.”

İşte o zaman mürit için çetin bir iç muhasebe başlamış. Günler, haftalar boyu nefsi bir yana çekiştirmiş, yüreği bir yana. Sonunda bir sabah fırlamış yataktan. Açmış tüm pencereleri, kapıları sonuna kadar. Işık dolmuş içeri, efil efil rüzgâr. Dönmüş karısına, “Dilediğin yere git” demiş usulca. “Ben hakkımı sana helal ettim. Sen de bana helal et, öyle çık yola.”

Bu hikâyeyi ilk duyduğumda bir masal gibi dinlemiştim. Gerçek olamayacak kadar romantik… Ta ki böyle insanlar tanıyana kadar. Onların öykülerini gazeteler yazmıyor, televizyon duyurmuyor. Ama bu ülkede üçüncü sayfa haberlerinin atladığı “büyük aşk” hikâyeleri de yaşandı, yaşanıyor.

Elif Şafak

Ve öldü hayat, penceremin kıyısında…

23 Nisan 2010 Yazan  
Kategori Alıntılar


‘Seni Seviyorum’ dedi, adam…

Sustu kadın.

Damlalar salına salına süzülüyor pencereden…
Telaşlı adımlarla gidiyordu hayat,
Yetişmek için yağmura!
-ki zaman da koşuyordu nefes nefese…
Bir an durdu düşünce…
Ve acıdı haline, hüznün gözbebeklerinde!

‘Seni Seviyorum’ dedi, adam…

Sustu kadın.

Rüzgar kaçıyor,
Yapraklar kovalıyordu…
Oyuna katılmayanlarsa ölüyordu acımasızca!
Ve ne çok yorgundu her biri,
Sonbaharın bedeninde…
Kimse görmüyor, bilmiyordu…
Herşey kendinde, herkes dünyasında…
Olması gerektiği gibi!

‘Seni Seviyorum’ dedi, adam…

Sustu kadın.

Rüzgar süpürüyor anıları birer birer…
Ve sadece gökyüzü ağlıyor,
Gidenlerin ardından…
Sesler bir yana,
Çok uzaklara taşınıyordu,
Acı ya da tatlı olanlar…
‘Dur’ diyen olmadı!

‘Seni Seviyorum’ dedi, adam…

Sustu kadın.

Fırtınanın izinden gidiyordu umutları…
Ve savruldu sesi, içinden hayat’a…
İzledi,
Yüreğinden kayarken duyguları!
Susmadı rüzgar,
Dinmedi gökyüzü!

‘Seni Seviyorum’ dedi, adam…

Sustu kadın.

Sokaklar yorgun,
Adımlar damlaların katiliydi şimdi!
Ve düştü oyun,
Perdesinden…
-ki tıkandı hayat,
Düş(en)lerin ardından…

Sustu adam…

Öldü kadın.

Sözcükleri sessizliğin teninde,
Paramparça!


..
.

-Gathering-

Her Yeni Başlangıç Biraz Zordur

17 Mart 2010 Yazan  
Kategori Alıntılar

bir çalar saat ve bir ayna,
karşı karşıya iki duvarda,
ayna bakar zamana,
saatin tokmağı iner duvara,
ayna ve duvar tuz buz olur,
yeni bir adım atılır,
ayna kırıkları arasında…

Alıntı

Kadın Severse

17 Mart 2010 Yazan  
Kategori Alıntılar


Bir erkeğin bir kadını sevdiğini nasıl anlarız? Bunun bir yolu var mıdır, yani o büyülü iki sözcük kulağımıza fısıldandı diye buna inanmamız mı gerekiyor, yoksa gözlerinin içine bakmamız yeterli mi?Bu soru kafamın muhtelif köşelerinden çıkıp bana kendini hatırlatadursun, ben bir kadının bir erkeği nasıl sevebileceğini size anlatayım.

Mesela Anna Karenina… Ne çok sevmiştir Vronski’yi! Onun için her şeyi feda etmiştir. Sahip olduğu bütün hayatı silip, yeni bir hayata başlamaya hazırdır. Bütün dedikodulara, çıkan söylentilere göğüs gerer, saygıdeğer hayatını bir anda bitirebilecek yüreğe sahiptir. Ama Vronski, (hiç edebi bir metin yazma kaygım yok şu an, affet beni Tolstoy) yan çizer!

Koskoca kont, bi’ adam olup Anna’nın elinden tutmaz. Anna, trenin altında can verdikten sonra aklı başına gelir beyefendinin! Sonra da erkek olacak ya, gider askere yazılır. Suda bekletilmiş meşe odunuyla dövesim geliyor böyle adamları!
Kurşunlara gelesin Vronski! Neyse çok sinirlendim akşam akşam… Sakinleşmem lazım, yeni bir paragrafla konuya devam etmeliyim yoksa Vronski’yi parçalayacağım!

İşte kadın böyle bir varlıktır. Cesaretlidir, gözü karadır, sevdiği erkek için yapamayacağı şey yoktur. Erkekse bir kadının bu kadar sevmesinden korkar. Neden?

Geçen gün çok sevdiğim ve görüşlerine değer verdiğim bir arkadaşım dedi ki; kadın âşık olur, sever. Erkekse o sırada ne olduğunu anlamaya çalışır, sorgular. Kadın, tam gitmeye karar verdiğinde ise erkek âşık olur. Ama iş işten geçmiştir…

Bu mudur yani? Erkek anlayacak da, kadını sevecek de, denklemler kurup aşka mantıklı bir açıklama getirecek de… Kadın da o arada, bu adam beni sevecek mi, seviyor mu, hani nerede sevgi, aşk, yaprak kıpırdamıyor diye düşünecek ve tam “gidiyorum ben” diyecek, adam hooop yapma, etme seni seviyorum diye kadının karşısına çıkacak! E, nerede bunun kaymağı? Hani ilişkinin güzelliği? Kim kaşıkladı aşkı?

Yani demem o ki erkekler, biraz yürekli olun. O kafanızın içinde kurduğunuz denklemleri bir kenara bırakın ve aşkta mantık aramayın. Sadece aşkınızı sevdiğiniz kadına gösterin. Bakın kadın denilen bu varlık sizin için neler yapıyor… Sorgulamayı bırakın da keyfini çıkarın yahu!

Sonra da derler ki kadınlar çok konuşuyor. Konuşur tabii! Haklı… Erkek gibi kaba kuvvete kalkışacak değil ya, kadının da çenesine vuruyor işte! İdare edeceksiniz artık! Ay yine çok konuştum. Biraz dinleneyim, haftaya yazarım…

Not: Depresyonda değilim.

Tuğçe Özel

Mahmure.com yazarı

Evrenin Işığı

17 Şubat 2010 Yazan  
Kategori Alıntılar

19′uncu yüzyilin büyük Ingiliz ressamlarindan William Holman

Hunt’ın, bir bahçeyi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi’nde sergileniyordu.

Hunt’ın “Evrenin Işığı” adını verdiği bu tabloda gece elinde bir

fenerle bahçede duran filozof görünüşlü bir adam vardı.

Adam,öteki eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden sanki bir yanıt

bekliyormuşcasına duruyordu.

Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt’a döndü:

“Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım”

dedi.”

Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu çizmeyi

unutmuşsunuz da…”

Hunt gülümsedi.

“Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki…” dedi ve tablosunun

anlamını açıkladı.

“Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içeriden açılabildiği

için dışında kola gereksinim yoktur…

…O kapı size içeriden açılmamışsa

GİREMEZSİNİZ…